Kıbrıs: Çözümsüzlüğün bir nedeni de…

* Nisan 2003’te Birikim dergisinde yayınlanmıştır.

Onyıllardır süren Kıbrıs sorunu, son bir umut olarak sunulmuş Annan planıyla da çözülmedi. Son gelişmeleri izleyen herkese göre (Denktaş’ı savunanlar hariç) çözümün önündeki en büyük engel Rauf Denktaş; halbuki, bu çözümsüzlügü daha kapsamlı bir çerçevede kavramak için, Kıbrıslırumlar’ın tavrına da – çözümsüzlügün aynı zamanda bir nedeni ve bir sonucu olarak – bakmak lâzım. Türkiye medyasına yansıdığı şekliyle “şartlı bile olsa, ben evet dedim” ifadesi, Papadopulos’un bakış açışını tam yansıtmıyorsa bile (Papadopulos’un asıl istediği, Annan planındaki boşlukların kapanmasından sonra planın refaranduma sunulmasıydı, ki bu tamamen mantıksız ya da redci bir tavır sayılmaz), Kıbrıslırumlar’in Kıbrıs sorununa dair son 25 yıldaki zihniyetini yansıtıyor. Kıbrıslıtürkler kendilerinden daha sert bir biçimde davrandığı için, Kıbrıslırumlar neredeyse bütün barış planlarına “evet, ama…” şeklinde bir cevap vererek, ama aslında Kıbrıs sorunu, kendileri ve Kıbrıslıtürkler hakkındaki düşüncelerinde köklü değişiklikler yapmadan, hem uluslararası camianın hem de – esas önemli olan – kendilerinin gözünde haklı olan, çözüm isteyen taraf olarak görünmeye devam ediyor.

Annan planının iflasının ardından, Kıbrıs’ta süren ve sürecek gibi görünen çözümsüzlük nedeniyle, “çözüm ve AB” için gösteri yapan binlerce Kıbrıslıtürk çaresiz kaldı. Bunun yanısıra, Güney Kıbrıs’in AB üyeliginin kesinleşmesine rağmen, Kıbrıslırumlar da önemli bir fırsat kaçırmış oldu. Çünkü Kıbrıslırumlar sadece barışmış ve birleşmiş bir ülke içinde yaşamak fırsatını kaçırmadı; aynı zamanda, kendi toplumları içinde tartışmaya ve yeni bir tasavvur dünyası yaratmaya yol açacak bir sürece girme şansını da kaybettiler. Kıbrıslırumlar, demokratik bir rejımde yaşadıkları için ve zaten kendi geçmişlerini bir dereceye kadar yargıladıkları için, kastettiğimiz tartışmalara bir ölçüde hazır; ama, tartışmaya başlamak için, bir katalizöre ihtiyaçları var. Söz konusu katalizör, KKTC’nin Annan planını kabul etmesi ve bu kabulünden sonra başlayacak olan Kıbrıslırumlar’ın Kıbrıslıtürkler’le birlikte ortak bir devlet ve ortak bir kimlik yaratma süreci olabilirdi. Kıbrıs sorununun çözülmedigi sürece, Kıbrıs’ta ortak bir kimlik yaratması söz konusu olamaz. Ayrıca, çözüm müzakerelerinde Denktaş liderliğindeki Kıbrıslıtürk tarafı en sert, en uyumsuz tarafı olarak göründüğü sürece, Kıbrıslırumlar kendi politika, bakış açışı ve zihniyetinin değişmesi gerektiğini düşünmeyecek. KKTC hükümeti kendi halkının, uluslararası camianın ve Kıbrıslırumlar’ın karşisında uyumsuz, redci göründüğü sürece, ne Kıbrıslırumlar bakış açışını ve zihniyetini değiştirmeye ihtiyacı duyacak, ne de bu değişimi şart kılan ve hızlandıran bir katalizör ortaya çikacak.

Elbette, abartmamak lazım. Tabii ki, 1974’ten sonra Rumlar’in politikası ve zihniyeti bir ölçüde değişti: Enosis politikası iflas etti; onunla beraber en radikal milliyetçi, aşirı sağcı unsurlar da bütün meşruiyetini kaybetti ve siyasal alandan yok oldu. 1974’ten bu yana, Kıbrıslırumlar iki bölgeli, iki toplumlu federasyon politikasını yürütüyor. Mamafih, ideoloji seviyesinde bu politika tam oturmuş gibi görünmüyor. Kıbrıslırumlar, yeniden birleşmiş bir Kıbrıs içinde, Kıbrıslıtürkler’le yan yana, hayatın nasıl olacağını neredeyse hiç tartışmıyor ve tahayyül edemiyor. Kıbrıslırumlar’in arasında da, KKTC’de olduğu gibi, “statükocu” unsurlar var: adanın bölünmesine ne kadar üzülüyorlarsa bile, 1974’te kaybolmuş toprakları “unutmam” gibi sloganlarla ansalar bile, şimdiki hayatları son derece rahat olduğu için, herşeyi alt üst edecek bir çözümden korkuyorlar. Üstelik, unutmamalı ki, Rumlar’la Türkler arasında 1974’ten bu yana karşilıklı olarak birbirini anlamaya ve tartışmaya, dolayısıyla ortak bir gelecek inşa etmeye dönük herhangi bir sürekli diyalog neredeyse hiç yok, bu da kapsamında Rumlar ve Türkler’in eşit vatandaş olacağı bir çözümü zorlaştırıyor – tabii ki, buna Rum milliyetçiliğinin ve Rumlar’in Türkler’e karşi önyargilarinin da önemli bir etkisi var.

Bu durum, Annan planı iflas ettikten ve Güney Kıbrıs’in AB’ye üyeligi kesinleştikten sonra da devam ediyor. Kıbrıslırumlar – ada tekrar birleşemediği için üzülüyorsa bile – bu gelişmelerden sonra gayet memnun. Ilımlı görüşleriyle bilinen Kıbrıslırum bir gazetecinin ifadesiyle, “aslında, halkın çogu, müzakerelerin iflasından sonra bir ölçüde memnun, çünkü Annan planında birkaç belirli değişiklik olması gerektiğini savunuyordu. Plan, bu biçiminde, kabul edilebilir değildi. Diğer taraftan, Kıbrıs’in [yani, Güney Kıbrıs’in] siyasal liderleri Lahey’de hep birlikte bu büyük “savaşa” katıldı ve, esasen, muzaffer oldu.” Bu ifadeden, Rumlar’in çikarlarina tam uymayan bir çözümden korktuğu anlaşilıyor. Bununla birlikte bu ifadenin muştuladığı daha önemli iki sonuç ise şunlar: birincisi, Rumlar’in siyasal liderlerinden – yani, toplumlarında siyasal hayatından – memnun olması; ikincisi ise, Rumlar’in KKTC’nin “daha redci” tavrını bir zafer olarak değerlendirmesidir. Bütün bunları, Kıbrıs’in AB üyeliginin ışığında da ele almalıyız.

Kıbrıs AB üyesi olunca, ki bu kesin görünüyor, Rumlar’in Türkiye korkuları azalacak. Rumlar, bunu gündelik hayatında çok hissetmiyorsa bile, kuzeydeki Türk askeri varlığından dolayı güvensiz bir ortamda yaşadığını düşünüyor; Türkiye’nin bir AB ülkesine karşi güç kullanması düşünülemeyeceğine göre, AB üyeligi Rumlar için önemli bir güvence. Bunun ardında, en azından bazıları için, bir düşünce daha var: Güney Kıbrıs AB üyesi olduktan sonra, KKTC ve Türkiye’yle görüşmelerinde konumu daha güçlü olacak.

Rumlar’in kendi toplumları hakkındaki düşünceleri gözönüne alındığında, Rumlar ekonomik, sosyal ve politik hayatından memnun. Onlara göre, devletleri ve toplumları son derecede demokratik, ekonomik açıdan refah içinde; politik ve kültürel açıdan Yunanistan’la özdes değil, ama Rum/Yunan. 1974’ten sonra, Rumlar, ekonomisi güçlü ve demokratik rejimi işlevsel olan bir devlet inşa etti. Enosis hayalinden vazgeçtiler, ama onun yerine Kıbrıslıtürkler’le ortak bir devlet değil – bu, onların milliyetçi refleksleri nedeniyle zordu, ama zaten ada bölündüğü için imkânsızdı – , Rum bir devlet kurdular. Kıbrıslırumlar genellikle Kıbrıs’i “Yunanistan’a ait olmayan Yunan bir ada” olarak tanımlıyor. Yunanistan’a kıyasla kendi “adaları”nın ekonomisinin ve idaresinin daha iyi, daha sağlam olduğunu düşünüyor ve Kıbrıs’in yerel kültürel unsurlarını – lehçesi, yemeği ya da aile ve dinsel hayatta daha muhafazakâr tavrı – önemsiyor ve koruyor; aynı zamanda, Yunan kültürüne – bir “üst kültür” olarak – müdahil olmaktan vazgeçmek istemiyor – bunun iki örnegi, okullarda Yunanistan’la aynı kitapları okutması ve Yunanistan’in millî bayramlarını kutlaması.

Kıbrıslıtürkler ise, Kıbrıslırumlar için, mazlum, yoksul, Denktaş ve Ankara’nın yüzünden demokratik olmayan, dünyadan kopmuş, uluslararası camia tarafından tanınmamış bir “sözde devlet” içinde yaşiyor. Kıbrıslırumlar’in, Kıbrıslıtürkler’e karşi önyargilari var; ama, Rumlar’in gözünde, asıl “kötü” olan Kıbrıslıtürkler değil, Türkiye ve – onlara göre liderliğini Ankara’nın desteğiyle sürdüren ve yalnızca bir diktatör olan – Denktaş. Böyle olunca, tabii ki Rumlar, Kıbrıslıtürkler’i Kıbrıs’in eşit vatandaşları olarak değil, sadace Ankara ve Denktaş’in esir aldığı bir yığın zavallılar olarak görebiliyor. Hatta, bazı Rumlar Kıbrıslıtürklerin isyan edip 1960’taki anlaşmalarla ortak bir devlet olarak kurulmuş, ama 1974’ten bu yana Rumlar tarafından şekillendirilmiş Kıbrıs Cumhuriyeti’ne katılacağını bile hayal edebiliyor. Kıbrıslıtürkler’in protestolarına rağmen Denktaş Annan planını reddedince, Kıbrıslırumlar’in bu düşünceleri pekişti.

Peki, eğer Denktaş Kıbrıslıtürkler’in baskı karşisında Annan planına şartsız bir “evet” deseydi, ne olurdu? Malûm, tarih “eğer”lerle yazılmıyor; ama bu durumda böyle bir düşünce zincirinin izlenmesinin faydası var. İlk önce şunu belirtelim ki, olası bir çözümden sonra Rumlar Türkler’e saldırıp öldürmeye kalkışmayacaktı; Kıbrıslırum toplumunun zihniyeti en azından bu kadar değişmişti. Eğer KKTC Annan planını kabul etseydi, Kıbrıslırumlar sadece Türkler’e karşi önyargilarini değil, kendi içinde başka bir dizi konuyu da (milliyetçilik, klientalizm gibi siyasal hayatının sorunlu tarafları) sorgulamak zorunda kalırdı. Kıbrıslıtürkler tarafından barış planının kabulünün karşisında, Rumlar kendi toplumunu, geçmişi ve geleceği sorgulamak zorunda kalırdı.

KKTC antidemokratik ve redci göründüğü sürece, ona kıyasla Güney Kıbrıs ideal bir devlet, ideal bir toplum gibi görünüyor. Rumlar geçmişini sadece belirli bir ölçüde sorguluyor – “biz de hata yaptık, ama Türkler, Türkiye’nin desteğiyle…” şeklinde. Kıbrıslırumlar’in siyasal hayatı ise, ne kadar klientalizm üzerine kurulmuş olsa bile (ki Güney Kıbrıs’taki son seçimi izleyenler için bu olgu bir daha korkunç bir biçimde doğrulandı), ne kadar “dinozor” politikacılar tarafından yürütülüyorsa bile, son derece “normal” görünüyor kendi gözlerine – “Kleridis de, Papadopulos da eski politikacılar, ama Denktaş gibi onyıllardır devletin başinda bulunmuyorlar” seklindeki argümanlarla desteklenerek.

Bütün bunlar, KKTC “evet” deseydi, Kıbrıslırumlar tarafından tartışılmaya başlanırdı. Üstelik, Rum toplumu da gerçek bir seçim yapmak zorunda kalırdı: barış planlarına artık “evet, ama…” deme fırsatları olmazdı; yanıt ya “evet” ya da “hayır” olurdu. Bir başka deyişle, Kıbrıslırumlar, kısa bir süre içinde – Lahey’deki Annan planının kabulünden refaranduma kadar – şu soruyu cevaplamak zorunda kalırdı: “çözüm gerçekten istiyor muyuz, istemiyor muyuz?” Büyük ihtimalle, sonunda, referandumda, Kıbrıslırumlar Annan planına göre çözümü kabul ederdi (Kıbrıslırum halkı hemen hemen çözüme hazır olmazsa da, BM, AB, Atina ve kendi retoriğin baskısının altında olan siyasal liderliği halkı ikna etmek için elinden geleni yapardı), ama, milliyetçi refleksleri ve statükocu – muhafazakâr zihniyetleriyle, Kıbrıslırumlar’in aklına gelen ilk cevap “hayır” olurdu (bir araştırmaya göre, Kıbrıslırumlar’in %40’i Annan planına göre çözümü destekliyor, %38’i desteklemiyor, %23’ü ise kararsız). Ama bunun ardından, bir soru daha sormak zorunda kalırlardı: “çözümü istemiyorsak, neden yıllardır iki toplumlu iki bölgeli federasyon politikasını yürütüyoruz?”.

Bunun yanısıra, iç politikayla ilgili olan sorular da ortaya çikardi. Kıbrıslırum politikacılar, 1974’ten bu yana, “ikili” bir dil kullanıyor: federatif bir çözümü destekliyor, ama hem geçmişteki kendi hatalarıyla yüzleşmeyerek Kıbrıs sorunun bütün sorumluluğunu Türkiye’ye yüklüyor, hem de, pratikte, olası bir çözümün zeminini hazırlamak için – çesitli bürokratik işlevler dışında – bir şey yapmıyor. Bir örnek vermek gerekirse, Kıbrıslırum bütün partiler toplumlararası iletişimi – en azından şeklen – desteklemelerine rağmen, pratikte bunu uygulamak için pek az faaliyette bulunuyorlar; AKEL bile, Kıbrıslırumlar’in sol partisi, geçmişte Kıbrıslıtürkler’le birlikte grevler, mücadeleleri varolmasına rağmen, bu geçmişe sahip çikmiyor – ya da, sahip çiktiginda, son derece naif bir biçimde (yani, nostaljiyle bu ortak mücadeleleri anarak ve Kıbrıslıtürkler’le geçmişte kurduğu iletişimde kendi eksiklerini dikkate almayarak) hareket ediyor. Kısacası, KKTC’nin vereceği “evet” cevabı Kıbrıslırumları da milliyetçi refleksleri ve siyasal alışkanlıklarıyla (buna hayaletler de diyebiliriz) yüzleşmek zorunda bırakırdı.

“Kıbrıslırum siyasal alışkanlıkları” deyince, akla Kıbrıslırum siyasal hayatının en başta sayılabilecek özelliklerinden biri geliyor: klientalizm. Bunun bir örnegi, Kıbrıs Üniversitesi’ndeki (yani, Güney Kıbrıs’in devlet üniversitesi) durum. Temsilci kurullar seçimlerinde, ögrenciler, babaları, aileleri genel seçimlerde hangi partiye oy veriyorsa, o partinin gençlik/ögrenci koluna oy verir; bunda hem aile içindeki muhafazakârlığın etkisi var, hem de klientalizmin: Kıbrıs küçük bir yer olduğu için, biri hangi partiye oy veriyorsa, o parti ona çesitli kolaylıklar – iş bulmak gibi – sağlayabilir. Güney Kıbrıs’taki siyasi oluşumlar, parti gibi değil, daha çok bir aile şirketi gibi işliyor. Halbuki, eğer Kıbrıs sorunu çözülseydi, Kıbrıslırumlar’in Kıbrıslıtürkler’le birlikte hareket etmek, çikacak olan problemleri rasyonel bir biçimde çözmek ve yeni ortak bir kimlik oluşturmak için, kişilere ve kişisel çikarlara dayanan partilere değil, ideolojiye dayanan partilere ihtiyacı olurdu. Yukarıda çizdigimiz bütün bu süreç geniş bir demokratikleşmeye yol açardı; bu da, sırasıyla, Yunanistan ve Türkiye’de de benzeri gelişmelere yol açardı (Sia Anagnostopulu’nun – Avgi, 26 – 1 – 03 – ve Ahmet İnsel’in – Radikal İki, 16 – 3 – 03 – de işaret ettiği gibi).

Üstelikte, Kıbrıs’taki partiler ideolojilere dayanan partiler olunca ve Kıbrıslırumlar (tabii ki, olası bir çözüm, Kıbrıslıtürkler’in arasında da böyle bir süreç tabiî ve gerekli kılar) milliyetçi refleklesleriyle yüzleşmektek sonra, bazı “hassas” iç politika (kilisenin toplumdaki yeri gibi) ve daha da çok dış politika konuları, tabu veya “ulusal konuları” – yani, tartışılması “gereksiz” olan – olmaktan çikacak. Kıbrıslırumlar’ın politikasına ve siyasal tartışmalarına bakılınca, anlaşilan şu ki, Kıbrıslırumlar bazı konulara, ilk bakışta Kıbrıs sorunuyla ilgisiz de görünseler, sadece “ulusal problem” gözlüğüyle bakarlar ve onun için bu “hassas” konularda Kıbrıslırum partiler nereydese hiç tartışmadan, üzerelerinde fikir birliği sağlanır. Örnegin, AB’ye aday ülkelerinin çogunda AB’ye katılıp katılmaması konusu ciddi tartışmalar yaratınca, Kıbrıs’ta bu konu hemen hemen hiç tartışılmadı.

Yukarıda çizdigimiz gelişmeler maalesef şimdilik söz konusu olamaz. Denktaş, Annan planını reddederek, işini “sağlama aldı”: sadece şu anki çözümü durdurdu değil, aynı zamanda – ve bu Denktaş’in asıl “başarısı” sayılabilir, Kıbrıslılar’in zihni gelişmelerini engelleyerek, çözümü iyice erteledi. Kıbrıs sorununun çözümü sırf bir hukukî anlaşmadan ibaret değil; Kıbrıs sorunun “adil ve kalıcı” bir çözümü için iki toplumun liderlerinin anlaşması yetmiyor, asıl önemli olan, Kıbrıslılar’in bu çözümü istemeleri ve benimsemeleridir. Ama, esasen, tam da bu nedenle, Denktaş’in “asıl başarısı” aynı zamanda onun “asıl zayıflığı” da sayılabilir: Kıbrıslılar’in iradesiyle, Denktaş’in – ve diğer, Türk ve Rum, “paslı zihniyetlerin” – yarattığı olumsuzluklar gidirebilir ve, daha geç de olsa, Kıbrıslılar’in istediği gibi bir çözüme varılabilir. Onun içindir ki, Denktaş’ın izlediği politikasının çözümün önünde na kadar büyük bir engel olsa bile, Kıbrıslılar, çözümsüzlügünün bütün sorumluluğunu ona yükleyerek, kendi sorumluluklarından kaçamaz ve umutlarından vazgeçemez.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s